pek çok şeyden vazgeçmedik mi bu zamana kadar vazgeçmeyecek miyiz de… bedenimiz istediğimiz anda istediğimiz yerde istediğimiz şekilde olabiliyor mu sanki… tutabiliyor mu ellerimiz tutmak istediği an o elleri… ya bakabiliyor mu gözlerimiz… kafamıza estiğinde çıkıp işten dağıtabiliyor muyuz ki kafamızı… yapmak istemediğimiz halde zorunda kalmıyor muyuz çok şeye…hiç hissetmiyor muyuz sanki hareketlerimizdeki elleri… hayallerimiz avuçlarımız kadar yakın onlar kadar sıcak gelebiliyor mu o uçsuz bucaksız anlarda… kırmamak için incitmemek için üzmemek için değil mi aslında karakterimizde olmayan bütün kibarlığımız…. yalandan nefret etsek de söylemek zorunda kalmıyor muyuz sanki ya duymak duyduğumuz halde çoğu zaman susmak… aldatılmaktan korksak da en zayıf anlarımızda kandırıldığımızı bilmiyor muyuz sanki…peki sataşan birine cevap vermek için girmiyor muyuz birçok kavgaya… istesek de istemesek de hayatın yüklediği sorumluluklar değil mi hayatlarımıza şekil verip bizlere de rol kestiren… kimseye vermiyor olsak da hayata değil mi bütün tavizlerimiz… öyleyse sen söyle “yaşıyor muyuz yoksa bir avuç toprak mı eksik sadece üzerimizde?”ey hayat sen ki zorunlu kılıyorsun ya çok şeye, ben de sana inat her zarureti tercihim her acıyı sevincim her nankörlüğü de şerefsizliğin olarak bileceğim ve sen ne olursa olsun benim bildiğim kadarsın…
not: yaşadığı sıkıntılara şahit olduğum arkadaşım Selen’in anlattıklarını hissederek, onun duygularını dile getirmesi amaçlı yazdığım bir yazıdır…
başkalarının gözlerinden hayatı görüp yorumlamak bunları yaşamamış olsanız da farklı hikayelerde bulmanızı sağlar kendinizi…
Yorum bırakın