Bugünün iş dünyasında şirketlerin temel amacı artık sadece kâr elde etmek değil. Asıl mesele ayakta kalmak, değişime uyum sağlamak ve en önemlisi doğru zamanda doğru kararı verebilmek. Biliyoruz ki rekabetin bu kadar sert olduğu bir ortamda “ortalama” olmak, sanıldığı gibi güvenli bir alan değil; çoğu zaman sessiz ve fark edilmeden gelen bir başarısızlık anlamına geliyor.
Aslında bu tablo hepimize çok tanıdık. Günlük iş hayatında birebir yaşıyoruz. Daha geçen yıla kadar sorunsuz satan bir ürün bugün talep görmeyebiliyor. Dün sonuç veren bir satış stratejisi bugün çalışmıyor. Müşteri beklentileri bir anda değişiyor; daha hızlı, daha ucuz, daha kişiselleştirilmiş çözümler talep ediliyor.
Pazarlar hızla değişiyor, beklentiler dönüşüyor, teknoloji ise baş döndürücü bir hızla ilerliyor. Bu kadar dinamik bir ortamda, iş yapış biçimleri değişirken karar alma şekillerinin aynı kalması zaten mümkün değil. Doğal olarak bu değişim, karar alma mekanizmalarımızı da kökten etkiliyor.
Bir dönem vardı; tecrübe çok güçlü bir referanstı.
“Ben bu işi 20 yıldır yapıyorum” cümlesi, toplantılarda çoğu zaman tartışmayı bitirirdi. Üretim planı yapılırken, stok kararı alınırken ya da yeni bir pazara girilip girilmeyeceği konuşulurken sezgiye dayalı kararlar büyük ölçüde işe yarardı. O günün koşullarında bu yaklaşım makuldü.
Ama bugün tablo net şekilde değişti.
Artık bir yöneticinin önünde aynı anda akan onlarca veri var. Maliyetler sürekli değişiyor, müşteri geri bildirimleri anlık geliyor ve belirsizlik neredeyse işin doğal bir parçası haline gelmiş durumda. Bu karmaşık yapı içinde küçük bir hata bile büyük sonuçlar doğurabiliyor.
Üretim sahasında yapılan küçük bir planlama hatası, tedarik zincirinde domino etkisi yaratabiliyor. Satış tarafında sadece “hissiyatla” verilen bir fiyat kararı, pazarı tamamen rakibe bırakabiliyor. Yönetim tarafında sezgisel alınan bir yatırım kararı ise şirketi yıllarca taşıyacak ciddi bir yüke dönüşebiliyor.
İşte tam bu noktada şunu net söylemek gerekiyor:
Sezgi hâlâ değerli. Ama tek başına yeterli değil. Bugünün dünyasında sezgi, verinin süzgecinden geçmediği sürece riskli hale geliyor.
Karar alma mekanizması değişti dedik ya; bugün iyi bir yöneticiyi ortalama bir yöneticiden ayıran temel fark, sorduğu sorularda gizli. Ve bence en kritik soru şu:
“Ben bu kararı neye dayanarak alıyorum?”
Gerçek verilere mi?
Güncel analizlere mi?
Yoksa sadece alışkanlıklara ve geçmiş deneyimlere mi?
Bu soruya verilen cevap, sadece tek bir kararın sonucunu değil; şirketin orta ve uzun vadeli kaderini belirliyor.
Bugün şirketleri ileriye taşıyan şey, en çok bilen olmak değil; doğru soruyu doğru verilerle cevaplayabilmek. Mesele sezgiyi tamamen bir kenara bırakmak değil. Asıl mesele, sezgiyi zekâya dönüştürebilmek.
Çünkü bugünün dünyasında ayakta kalanlar, değişimi sadece izleyenler değil; veriye bakarak yön verenler oluyor.
Yorum bırakın