Bir önceki yazımda da değindiğim gibi, günümüz iş dünyasında rekabet avantajı artık sezgisel kararlarla değil, veriye dayalı stratejik kararlar alabilme yetkinliğiyle sağlanıyor. Bugün neredeyse her şirket veri üretiyor. Asıl farkı yaratan ise bu veriye sahip olmak değil, onu nasıl yönettiğiniz.
Çünkü veri, doğru yönetilmediğinde şirketler için bir yük; doğru analiz edildiğinde ise güçlü bir rekabet aracına dönüşüyor. Tam da bu nedenle şirketler açısından kritik hâle gelen konu, karar alma sistemleri. Daha net ifade etmek gerekirse: zeki karar alma.
Peki nedir bu zeki karar alma?
Zeki karar alma; verilerin analiz edilerek, karar süreçlerinde kullanılabilir bilgiye dönüştürülmesini kapsayan bütüncül bir yaklaşımdır. Bu dönüşüm genellikle üç temel aşamada gerçekleşir.
Veri: Ham ölçümler, sayılar, kayıtlar… Günlük üretim adetleri, duruş süreleri, satış rakamları gibi henüz tek başına anlam taşımayan unsurlar bu gruba girer.
Enformasyon: Verinin düzenlenmesi, sınıflandırılması ve anlamlandırılmasıdır. Günlük üretim adetlerinin haftalık ya da aylık trendlere dönüştürülmesi, performans tabloları ya da grafikler bu seviyededir.
Bilgi: Enformasyonun analiz edilerek karar almada kullanılabilir çıktılara dönüştüğü noktadır.
Buradan çok net bir sonuç çıkar: Her veri, bilgi değildir.
Bir fabrikada her gün üretilen parça sayıları veridir. Bu sayıların haftalık veya aylık eğilimlerini görmek enformasyondur. Ancak o trende bakıp,
“Bu hatta kapasite darboğazı var”,
“Vardiya değişiminde verim düşüyor”
ya da
“Bu makinede planlı bakım ihtiyacı yaklaşıyor”
diyebiliyorsanız, işte o noktada bilgi üretmiş olursunuz.
Bugün birçok şirkette benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz: Her şey ölçülüyor, her şey raporlanıyor; panolar grafik dolu… Ama kararlar hâlâ sezgiyle alınıyor. Bir noktadan sonra bu durum veri yönetimi olmaktan çıkıyor ve veri kalabalığına, hatta açıkça söylemek gerekirse bir veri çöplüğüne dönüşüyor.
Sahada ölçtüğünüz her değer, raporlarda gördüğünüz her grafik tek başına anlam ifade etmez. Bu çıktılar ancak doğru sorularla analiz edildiğinde yöneticinin elinde gerçek bir avantaja dönüşür. İş dünyasında fark yaratanlar, en çok veriye sahip olanlar değil; veriyi en doğru şekilde anlamlandırabilenlerdir.
Operasyonel mükemmellik yolculuğunda öne çıkan şirketler, bu dönüşümü sistematik hâle getirebilenlerdir. Yani mesele veri toplamak değil, veriyle düşünme refleksini kurumsallaştırabilmektir. Bu da aslında bir araçtan çok, bir yönetim kültürüdür.
İşte tam bu noktada, sevenin çok sevdiği, sevmeyenin ise mesafeli durduğu bir konu devreye giriyor: istatistik. Çünkü gerçek hayat sabit değildir. Üretim süreçleri değişkendir, hizmet sistemleri dalgalıdır, insan davranışları öngörülemezdir, pazar dinamikleri ise sürekli hareket hâlindedir.
İstatistiksel düşünme, bu değişkenliği anlamanın ve yönetmenin en güçlü yolu. Ortalama ile yetinmek yerine dağılıma bakmayı, tek bir sonuca odaklanmak yerine eğilimi okumayı öğretir. Kısacası yöneticiyi sürprizlere karşı hazırlıklı hâle getirir.
Özetle, veri şirketler için kıymetlidir; ancak onu doğru şekilde bilgiye dönüştürüp karar alma süreçlerine entegre edebildiğimiz sürece. Zeki karar alma tam olarak burada devreye girer ve bize şunu hatırlatır: Konu sadece teknoloji ya da raporlar değil, nasıl düşündüğümüzdür.
Bir sonraki yazıda, bu dönüşümün temelini oluşturan istatistiksel düşünmenin karar alma süreçlerindeki yerinden bahsediyor olacağım.
Şimdilik küçük bir spoiler olsun 🙂
Yorum bırakın