Bebeğimi beslerken aklıma takılan bir konuyu yazıyorum şu an. Muhtemelen hormonlarım beni ele geçirmiş olabilir… Ama yıllardır olduğu gibi, cümleler zihnimden taşmaya başladığında kendimi yine yazmaktan alıkoyamıyorum.
“Yıllar geçse de değişmeyecek özelliğin ne olurdu?” deseler muhtemelen şunu söylerdim:
Ben hayatı düşünerek yaşıyorum.
Zihnim her anı analiz etmeye o kadar alışmış ki, bazen bir anı yaşamakla o anı yorumlamak arasında sıkışıp kalıyorum. Belki de bu yüzden gündelik bir sohbet bile zihnimde uzun bir yazıya dönüşebiliyor.
Neyse… konumuza dönelim.
Bugün yazmak istediğim şey: Görünür olmak.
Peki nereden çıktı bu konu?
Bir arkadaşım yakın zamanda işten ayrılmaya karar verdiğini söyledi. Sebebi klasik değildi. Maaş, çalışma saatleri, yöneticisi, iş yükü… Bunlardan hiç bahsetmedi. Görünür olmadığı için şirketten ayrılmaya karar verdiğini söylediğinde bu mesele üzerine düşünür buldum kendimi. Son dönemde adını sıkça duyduğumuz şu “görünürlük” meselesi aslında sadece bir trend mi, yoksa gerçek bir ihtiyaç mı?
“Kendimi hayalet Casper gibi hissediyorum. Her yere koşuyorum ama hiçbir zaman sahneye çağırılmıyorum.”
Aslında anlatmaya çalıştığı şey tam olarak buydu.
Ve düşündüm… Şirketlerde ne kadar çok Casper var.
İşi taşıyan ama adı anılmayan…
Sorun çözen ama toplantıda sözü kesilen…
Kriz anında herkesin aradığı ama başarı hikayesinde yer almayan…
Ve asıl düşündüren şey şu oldu:
Bu Casper’lar olmasa nasıl olurdu?
Ya da herkesin görünür olması mümkün mü? Bir organizasyonda herkes sahneye çıkabilir mi?
Görünürlük, yeni dönemde bir motivasyon aracı olmaktan çıkıp bir “hayatta kalma şartı”na mı dönüşüyor?
Bir de daha temel bir soru var:
Görünürlük bir takdir aracı mıdır, yoksa artık bir temel ihtiyaç mı?
Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini düşününce insan ister istemez soruyor:
Acaba bir gün “kendini gerçekleştirme” katmanının yanında, “görünür olma ihtiyacı” diye bir katman daha mı göreceğiz?
Çünkü bugün birçok insan için görünür olmak; sadece alkış almak değil.
Görünür olmak, “ben buradayım” diyebilmek.
Görünür olmak, “ben katkı sağlıyorum” diyebilmek.
Görünür olmak, “emeğim kaybolmuyor” diyebilmek.
Görünür olmak aslında yeni dönemin getirdiği bir trend. Özellikle sosyal medya çağında giderek büyüyen bir ihtiyaç.
Ama sadece bir trend değil; çağın ruhuna uyum sağlayan bir refleks bir adaptasyon.
Sosyal medya iletişimi başka bir boyuta taşıdı.
Bilgiye erişim şeklimiz değişti.
Ve doğal olarak motivasyon kaynaklarımız da değişti.
Eskiden başarı daha “sessiz” yaşanırdı.
Bir projeyi bitirirdin, iyi iş çıkardıysa yöneticin bilirdi. Belki birkaç kişi daha bilirdi.
Başarı, daha dar bir çevrede görünürdü.
Mesela önceleri iç motivasyon daha çok övülürdü:
“Kendin için yap.”
“Kimse görmese de doğruyu yap.”
“İyi iş zaten kendini belli eder.”
Ama bugün geldiğimiz noktada, dış motivasyon çok daha baskın hale geldi. Çünkü artık dünyanın her yerinde insanlar yaptıklarını gösteriyor. Bir başarı, bir proje, bir gelişim, bir ödül… paylaşılabiliyor. Takdir hızlı, alkış ulaşılabilir ve görünür.
Bu kadar görünür bir dünyada insan ister istemez şunu düşünüyor:
“Madem bu kadar emek veriyorum, neden kimse görmüyor? Ben de yaptığımın görülmesini istiyorum.”
Ve bu istek aslında sadece egodan doğmuyor.
Bazen bir adalet arayışı bu.
Çünkü görünmeyen emek, çoğu zaman unutuluyor.
İşin ironik tarafı şu:
Eskiden “İyilik yap denize at, balık bilmezse Halik bilir.” derdik.
Ama bugün bu söz bile çağın hızına yeniliyor gibi.
Çünkü insanlar artık şöyle hissediyor:
“Denize attım ama birileri görmezse sanki hiç atmamışım gibi.”
Bu kötü niyet mi?
Her zaman değil.
Bu, modern dünyanın psikolojik iklimi.
İşin profesyonel tarafına gelirsek…
Eskiden organizasyonlar gerçekten bir puzzle gibi kurgulanırdı:
Temel ihtiyaçlar belliydi.
Pozisyonlar belliydi.
İş tanımları netti.
Kimin hangi parçaya oturduğu aşağı yukarı belliydi.
Yani herkesin rolü tanımlıydı.
Ve çoğu zaman “işi iyi yapmak” zaten yeterliydi.
Ama şimdi dünya daha değişken. Belirsizlik çok daha yoğun.
Fonksiyonlardan beklentiler derinleşti.
Çok yönlülük ön plana çıktı.
Artık bir çalışanın sadece kendi işini yapması yetmiyor.
İletişim kurması, süreç geliştirmesi, proje yönetmesi, kriz çözmesi, analitik düşünmesi, sunum yapması, rapor hazırlaması, inisiyatif alması bekleniyor.
Üstelik bir de nesil değişimiyle birlikte sirkülasyon kavramı önem kazandı.
Şirketler çalışan bağlılığını artırabilmek için ödül sistemleri, etkinlikler, sosyal aktiviteler, yan hak paketleri, motivasyon programları geliştirmeye başladı.
Tüm bunların ortak mesajı aslında şu:
“Çalışan değer görmek istiyor.”
Ama burada kritik soru ortaya çıkıyor:
Bu değer nasıl gösterilecek?
Terfi mi?
Ücret artışı mı?
Prim mi?
Sosyal haklar mı?
Bunlar zaten yıllardır var olan beklentiler.
Fakat yeni dönemde bunların yanına yeni bir beklenti daha eklendi:
Çünkü insanlar artık sadece “iyi çalışmak” değil, “iyi çalıştığının bilinmesini” de istiyor.
Ve bu noktada görünürlük, bir tür motivasyon yakıtına dönüşüyor.
Görünürlük ihtiyacını bütünüyle ele aldığımızda anlaşılması zor değil.
Hatta çoğu durumda oldukça haklı bir ihtiyaç.
Çünkü görünür olmak bazen sadece “alkış” değil, aynı zamanda “adil değerlendirilme” isteği.
Birçok kişi için görünürlük, terfi süreçlerinde unutulmamak demek.
Projelerde adı geçmek demek.
Emeğin karşılığının kaybolmaması demek.
Ama bir yandan da bu ihtiyaç pamuk ipliğiyle bağlı. Çünkü görünürlük odağı arttıkça şu risk büyüyor:
İşin özü yerine, işin vitrini önem kazanmaya başlıyor.
Ve bu da bizi en kritik soruya getiriyor:
Yapılması gerektiği için mi iş yapıyoruz?
Yoksa görünür olmak için mi?
Bu fark aslında şirket kültürünü belirleyen en kritik çizgi.
Çünkü bazı insanlar gerçekten iş üretir.
Bazıları ise iş üretmekten çok iş üretiyormuş gibi görünür.
Bir ekip düşünün:
- Bir kişi gece yarısına kadar çalışır, sorun çözer, süreç geliştirir.
- Bir diğeri toplantılarda en çok konuşur, en çok sunum yapar, en çok mail atar.
Ay sonunda kim daha görünürdür?
Genellikle ikinci kişi.
Çünkü birinci kişi işin arka planında kaldıkça, yaptığı şey “normal”leşir.
Hatta zamanla ondan beklenen standart haline gelir.
İkinci kişi ise konuşarak, sunarak, kendini göstererek algıyı yönetir.
Bu durumun bir başka örneği de şudur:
Bazı çalışanlar gerçekten proje yönetir.
Bazıları ise proje yönetim toplantılarında bulunur.
Bazı çalışanlar gerçekten süreç geliştirir.
Bazıları ise süreç geliştirme sunumunu hazırlar.
Bazı çalışanlar işi bitirir.
Bazıları işi “anlatır.”
Ve çağımızda anlatmak bazen yapmaktan daha görünürdür.
Ve bu ayrımı yapmak artık her zamankinden daha kritik.
Tam da bu noktada iş liderlere düşüyor.
Çünkü görünürlük çağında iyi çalışanı korumak için sadece performansa değil, performansın gerçek çıktısına bakmak gerekiyor.
Liderin görevi artık sadece işi yönetmek değil; değeri doğru görmek ve doğru göstermek.
Görünürlük bir motivasyon aracı olabilir.
Ama görünürlük, değer üretiminin önüne geçtiğinde organizasyonun kültürünü de yavaş yavaş çürütmeye başlar.
Bu yüzden yeni dönemin en kritik liderlik reflekslerinden biri belki de şu olacak:
“Görüneni değil, gerçekten katkı sağlayanı fark etmek ve onu gün yüzüne çıkarabilmek.”


Bir Cevap Yazın