Bazı hikâyeler vardır; neden akılda kaldığını tam açıklayamazsınız.
Yıllar geçer ama unutulmazlar. Çünkü aslında anlattıkları şey bir olay değil, insanın kendisidir.
Kadın, bebek ve gelincik hikâyesi de onlardan biri.
Muhtemelen hepimiz bir yerde duyduk. Belki çocukluğumuzda, belki bir kitapta, belki de bir sohbetin içinde…
Ama galiba mesele hiçbir zaman gerçekten gelincik değildi.
Bir gün bir kadın, küçük bebeğini evde uyutup kısa süreliğine dışarı çıkmak zorunda kalır. Evde yalnız bırakmadığı tek canlı ise çok sevdiği evcil gelinciğidir.
Kadın geri döndüğünde gelincik kapıda onu karşılar. Ağzı kan içindedir.
Kadının zihni saniyeler içinde eksik parçaları tamamlar.
Bebeğe bir şey oldu.
Gelincik bebeğe saldırdı.
Panik ve korkuyla elindeki ağır cisimle gelinciğe vurur. Gelincik oracıkta ölür.
Kadın içeri koşar.
Bebeği sakince uyumaktadır. Beşiğin yanında ise parçalanmış büyük bir yılan vardır.
Gelincik aslında bebeği korumak için yılanla savaşmış, onu öldürmüş ve sonra kapıda sahibini beklemeye başlamıştır.
Ama birkaç saniyelik bir varsayım, gerçeği görmeye yetmemiştir.
Bu hikâyenin en çarpıcı tarafı trajik olması değil. İnsan zihninin çalışma biçimini çok net göstermesi.
Çünkü insan zihni boşluk sevmez. Eksik bilgiyi hızla tamamlamak ister. Özellikle korku, stres ve belirsizlik devreye girdiğinde düşünmekten çok hüküm vermeye yöneliriz. Psikolojide buna bazen “algısal tamamlama” deniyor. Zihin, eksik parçaları kendi deneyimleri ve korkularıyla dolduruyor.
Ve çoğu zaman gördüğümüz şey gerçeğin tamamı olmuyor.
Bazen düşünüyorum…
Ya gelincik hiç müdahale etmeseydi?
Belki de kadın eve döndüğünde yine onu suçlayacaktı. Çünkü insanlar bazen yapılan hataları değil, yapılmayan müdahaleleri de yargılar. Bu yüzden birçok insan risk almamayı, sessiz kalmayı, karışmamayı seçiyor.
Yanlış anlaşılmaktan korkuyor.
Belki de modern dünyanın en yaygın davranışlarından biri bu:
Vicdanen rahatsız olsa bile tarafsız görünmeye çalışmak.
Peki ya gelincik yılanı öldürdükten sonra kapıya gitmeyip beşiğin yanında bekleseydi?
Muhtemelen kadın gerçeği ilk anda anlayacaktı.
Çünkü bağlam ortaya çıktığında anlam değişir. Kanlı bir ağız tek başına tehdit gibi görünürken, yanındaki ölü yılan hikâyeyi tamamen başka bir yere taşır.
Belki de bu yüzden bazı insanlar yalnızca doğru olanı yapmakla yetinmez; doğru anlaşılacak şekilde görünmeye de çalışır. Çünkü bilirler ki dünya çoğu zaman bütünü değil, ilk görüntüyü yorumlar.
Bir başka ihtimal daha var.
Ya gelincik yılanla savaşırken ölseydi?
Belki o zaman hikâye bir kahramanlık hikâyesi olarak anlatılacaktı.
Aynı hikaye, farklı ihtimaller… Farklı kararlar ve farklı sonuçlar…
Bu ihtimal bana hayatın başka bir tarafını düşündürüyor.
Bazı insanların değeri, ancak yoklukları hissedildiğinde anlaşılıyor. Sessizce mücadele ediyorlar, yük taşıyorlar, koruyorlar ama görünmüyorlar. Ta ki eksiklikleri hissedilene kadar.
Sanırım ön yargının en tehlikeli tarafı burada başlıyor. Çünkü çoğu zaman gerçeğe değil, zihnimizin ilk yorumuna tepki veriyoruz.
Bugün sosyal medyada birkaç saniyelik görüntülerle insanlar suçlu ilan ediliyor. İş hayatında tek bir toplantıyla insanların karakterine karar veriliyor. Bir cümleyle ilişkiler bitiyor. Olayları değil, olaylarla ilgili ilk hissimizi gerçek kabul ediyoruz.
Belki de en büyük hataları tam da en emin olduğumuz anlarda yapıyoruz.
Ve belki de olgunluk; her gördüğüne hemen inanmamak, her hissettiğini mutlak gerçek sanmamak ve bazen biraz daha bekleyebilmektir.
Çünkü bazı gerçekler ilk bakışta görünmez.
Bazı insanlar kendilerini hemen anlatamaz.
Bazı niyetler yalnızca zaman geçince anlaşılır.
Belki de hayatın en önemli becerilerinden biri hızlı yargılamak değil, derin görebilmektir.
Çünkü gerçek, çoğu zaman ilk bakışta değil; bağlam ortaya çıktığında görünür olur.


Bir Cevap Yazın